18 Ekim 2009 Pazar
king size bed hayaliyle yanıp tutuşan bünyem (her ne kadar çok sevsem de) hostel'i terk etmek için dün geceki tüm alkollere rağmen çabuk harekete geçti.
hoşçakal st.christopher's village, hoşçakal bellushi's ve happy hour'lar, hoşçakal Mirca...
oteli bulmak sandığımdan da kolay oldu. oxford circus'a yürümeyle iki dakika mesafede tahmin ettiğimden de ihtişamlı bir bina.
odama yerleştikten sonra ilk işim tabii ki de nete girmek oldu. sonra güzel bir duş ve önümde acer buluşmasına kadar hala 2 saat var!
2 saatte sadece oxford circus turu atılır ve öyle de yaptım... önce volkan'la buluşup yemek yedik, sonra ben her nedense giydiğim topuklu ayakkabılarımı değiştirmek üzere otele döndüm ve yeniden kendimi oxford'a attım.
gezmeyi biraz fazla uzattığımın ve saatin 5 olduğunun farkına varmamla son gecem için güzel giyinemeyecek olmama üzülmeye başladım.
koşarak odaya çıkıp lee'nin kartını yanıma aldım ve Acer davetlileri olarak mamma mia! müzikalini izlemek üzere otobüsle yola çıktık.
önce sıkıcı mı sıkıcı bir kokteyl ortamına girip neyse ki Leicester Square'e çok yakın olan tiyatroya girdik. çoğu yeri eğlenceli bazı kısımları bayık show yaklaşık 2 buçuk saat sürdü.
bu arada daha otobüsteyken lee'ye bu akşamki planımı anlatan bir SMS atmıştım ve beş dakikada bir tam bir paranoyak gibi telefona bakıp iletilip iletilmediğini kontrol ediyordum.
2 saat sonra iletildiğinde de değişen bir şey olmadı ve ben volkanları bulmak üzere soho'ya doğru yürümeye başladım son gecem olmasının hüznüyle birlikte...
volkan ve londra'da yaşayan arkadaşı mehmet'le birliket soho bar'a girdik. neyse ki mehmet çok gazdı ve bize londra'da gecelerin ne kadar random yaşandığını kanıtlamak istiyordu (bilmediğim şey değil ya)
bardan bira alırken kendisi biriyle konuşmaya başladı ve kadere bakın ki konuştuğu insan da Acer için taa NYC'den gelmiş bir gazeteciydi ve o Mehmet'ten de gazdı!
mekan 2'ye doğru kapanınca elimizdeki olasılıklara bakmak için Soho'da dolanmaya başladık. içeride birkaç kişinin oturduğu minik mi minik bir pub'ımsı görüp içeri girdik ve oradaki ingiliz grubu "hadi bize bu saatten sonra gidebileceğimiz bir yer söyleyin" diye resmen darladık ve hatta gerdik.
biraz havadan sudan muhabbetten sonra (arada grupla alakasız ve çok sarhoş bir başka ingiliz genci elimi tuttu) oradan çıkıp arama / geceyi kurtarma çalışmalarımıza birlikte devam ettik.
restoranımsı bir yerin 6'ya kadar açık olduğunu duyunca ortama mortama bakmadan tereddütsüz daldılar (fikir danıştığımız taksicilerin strip club önerileri havada kalmış oldu böylece). 3 şişe şarap ve brit beyefendilere de kişi başı 4 şişe bira (ingilizleri çok sevdiğimi söylemiş miydim?) ısmarlanarak geceyi sürdürdük.
gel gör ki benim uykum tavan yaptı ve masada neredeyse uyuklamaya başlayıcna volkan'la kalkıp taksiyle otele döndük.
yine bir yurtdışı memleketinde yine bir taksi yolculuğumu hatırlamıyordum, neyse ki bu kez kusmadım...
daha sonra son londra gecemi de böylece bitirmek üzere, hep hayalini kurduğum kingsize bed'imdeki uykuma başladım.
17 Ekim 2009 Cumartesi
16 Ekim 2009 Cuma
and the last one is.... canadian
hostel'e giriş yaparken ilk kez resepsiyonda görüp kesmeye başladığım ve daha sonraki karşılaşmalarımızda da kesmeye devam ettiğim cool duruşlu herif bana "nasılsın?" demeseydi belki de sonuncu beni kilitlemeye çalışan bir cezayirli olacaktı :S
hemen muhabbete girdik ve aslında hiç de cool olmadığını hatta gayet sevimli olduğunu gördüm.
kendisi londraya gezmek için gelen bir kanadalı ve parası bitince hostelde çalışmaya başlamış, daha sonra avrupa'yı gezmeye devam edecekmiş (buraya da gelsin!) ben de böyle şeyler yaşamak istiyorum.
neden bilmiyorum ama (sanırım romdan) ona londraya geldiğimden beri 4 kişiyle yiyiştiğimi söylediğimde "ben de 5. olurum" diye tahmin etmesi çok da zor olmayan bir çıkarım yaptı.
hiç de süpriz olmayan bir biçimde cezayirlinin kötü bakışları arasında öpüşmeye başladık ve ona kötü haberi verdim.
"bu gece sex yok 'cause i'm bleeding"
evet yine başarmıştım önemli günlerde regl olmayı
ufak tefek sarhoş ısrarlarına rağmen sözümde durmayı başardım ve facebook'ta ekleşmek üzere isimlerimizi yazdık.
ne yazık ki kağıdı kaybetmişim :/ o da beni eklemediğine göre ya kaybetti ya da beni tamamen unuttu kimbilir.
i almost kissed barney stinson
hostel barına vardığımda ilk gözüme çarpan suited up bir biçimde barda etrafı kesen barney stinson modeli oldu. önce yanıma gelip sigara içti, daha sonra kumar makinesine daldı. ben bara geçtiğimde elinde tonlarca 1 pound'la barmene gelip onları bütün yapmasını istedi.
kumarda kazanan aşkta neden kazanmasın ki diye düşünerek ona bakıp gülümsedim ve tabii ki hemen muhabbet etmeye başladık.
çok sarhoş bir turistin 100 pound yatırdığı oyuna devam ederek parayı kazanan Lee bana "Let's get wasted with someone else's money" diye hayatta reddedemeyeceğim bir teklif sundu.
sonunda bir ingilizle hem de gayet tatlı bi tanesiyle konuşuyordum, ama ne yazık ki yarın işe gitmesi gerekiyordu.
hmm acaba onu biraz daha kalmaya ikna etmek için ne yapmalıydım? cevap çok zor olmasa gerek değil mi? :P
biraz samimi (!) bir hoşçakal seremonisinden sonra ikna kabiliyetim işe yaradı ve bu kez samimi seremonimize barda rom eşliğinde devam ettik.
daha sonra telefonunu vererek mekanı terk etti ve ertesi gün görüşmek üzere giderek beni barın sarhoş karaokeci gençliğiyle yalnız bıraktı.
b'lee'ding night
jack the ripper'ın izinden giderek, david eşliğinde doğu londra'yı keşfetmek üzere buluşma yerine vardım.
bu tur sabahki gibi bahşiş üzerinden işlemiyor, yani 9 pounds ödemek gerek.
ama iğrenç ölüm ve hayalet hikayelerine bayıldığımdan (tabii bi de david'e) ötürü koşa koşa tura katıldım. sonuçta 2 saatte 3 biradan fazla içeceğimi hesaplarsak aynı paraya geliyordu zaten...
önce soyluların halka açık idamlarının gerçekleştiği noktayı gördük, tower of london'ın kenarından yürüyerek benim zaten bildiğim hayalet hikayelerini dinledik.
sonra fakir suçluları gemilerle avusturalyaya sürdükleri iskeleyi gördük ve ortaçağda yapılmış duvarın içinden doğu londra'ya jack the ripper'ın mahallesine geçtik.
aslında turda çok da etkileyici şeyler yoktu, sonuçta bahsedilen yerlerin hepsi modern gökdelenlere dönüşmüştü, ama doğu londra'yı görme şansı bulmuş oldum en azından.
bu kadar yürüyüşten sonra gece için planım hostel barında takılmaktı iyi ki de yapmışım.
karaoke gecesi nedeniyle dopdolu olan barda yine yeni insanlar beni bekliyormuş.
keep on walking
kaldığım yerden devam:
genelde sarayları gördüğümüz yürüyüş turu 2 saatten fazla sürdü. önce buckhingam sarayında muhafız değişim törenini izledik (ya da rehberimiz david'in dediği gibi 15 dakika boyunca insanların enselerine baktık, inanılmaz bir kalabalık vardı çünkü)
daha sonra geze geze trafalgar meydanına gittik ve en son westminster abbey'le big ben'in oralarda turu bitirdik.
benim için bir sonraki istimaket en çok övülen yerlerden biri olan camden oldu.
metro istasyonundan çıkınce hemen sağda camden market'i gördüm, içeri girip gezdiğimda aklımda 'hmm bu muymuş' diye bir düşünce uyandı, çünkü kadıköy ve atlas pasajında bulunabilecek hafif alterno giysiler dışında pek birşey yoktu.
cadde üzerindeki mağazaların ilginç dış cephelerine bakarak ilerlerken asıl camden market'i buldum. diğeri taklidiymiş diye rahatadım. nehir kıyısındaki açık alanda yüzlerce minik kulübede satılan takı, aksesuar, çanta, giysi gibi binlerce şey var. kimisi bir milyona çin malı satan dükkanlarda rahatça bulunabilecek şeyler, bazıları da özel el yapımı tasarımlardı.
hala çok da etkilenmemiş bi biçimde gezime devam etmeden önce nehir kıyısındaki motorsiklet arkası biçimindeki sıra sıra dizilmiş oturma yerlerine kendimi yerleştirerek 4 pound'lık açık büfe çin yemeğiyle beslendim.
camden'ın asıl bombası yolun karşısındaki Stables Market imiş meğerse...
İçinde rahat rahat kaybolacağın bir mağazalar labirentinde rahat rahat saatler harcanabilir. Tabii harcanacak paradan bahsetmeye bile gerek yok. Vintage, gotik, punk, rave, retro ne ararsan var. Özellikle vintage olanlar süperdi. Ne yazık ki hiçbirşey alamadan Camden'a hoşçakal demek zorunda kaldım. Çünkü günün ikinci turuna katılmak için David'le yeniden buluşmaya az bir zaman kalmıştı.
14 Ekim 2009 Çarşamba
walking around london
artık londra'da sadece bir iki saatim kaldı, onları da son derece sıkıcı bir basın konferansında geçirmek zorundayım korkarım ki. yani aslında londra gezim bitti bile...
ne yazık ki son gecemle ilgili anlatabileceğim fantastik maceralarım olmadı. klasik son gece stresi ve hüzünüyle geçirilmiş bi gece işte...
ama neyse ki bir önceki günü ve geceyi hala anlatmadım ve yine neyse ki anlatmaya değecek bir iki maceram var :)
pazartesi sabahı kendimi free walking tour için baya yorgun ve akşamdan kalma hissetmeme rağmen içinde free kelimesi geçtiği için tereddütsüz katıldım.
bu kararlılığımın beni dünyanın en tatlı rehberiyle tanıştıracağını nereden bilebilirdim?
hyde park corner'da benim gibi beleşçilerle (bu da eşittir genç turistler demek oluyor tabii) buluştuktan sonra yaklaşık 20'şer kişilik gruplara ayrıldık ve hepimiz rehberlerimizi takip etmeye başladık.
şansa bakın ki benim düştüğüm grubun başında dediğim gibi dünyanın en tatlı rehberi vardı...
(fotoğraflar yarın)
yazı da yarın!
basın toplantısı bitti çünkü (bitmiş daha doğrusu, bir kelime dinledim mi acaba?)
13 Ekim 2009 Salı
you'll never walk alone in London
evet artık Londra gezimin son aşamasına gelmiş bulunuyorum, şu anda basın bıdısının olacağı otele yerleştim ve "madem internetimi ödemişler kullanayım bari" diyerek blog'umu güncellemeye açıyorum.
şimdiiii Londra'daki ilk günümle başlıyorum.
brezilya esintisiyle saçma bi şekilde başlayan günüm daha sonra hostel'e yerleşemememle devam etti.
check in 2'den önce yapılmadığından dolayı ben sırtımda süper ağır bir çantayla dört saat boyunca Londra sokaklarını arşınladım, omuzum hala ağrıyor.
London Bridge'den geçerek St.Pauls katedraline doğru yürüdüm (kesinlikle planlanmış bir yürüyüş değildi)
daha sonra otobüse binip Oxford Street'e gittim, orada biraz mağaza gezdikten sonra kayboldum ve kendimi British Museum'a doğru giderken buldum. Girişinin ücretsiz olduğunu bildiğim için içeri girip biraz gezdim. artık deli gibi yorulduktan sonra bir park buldum ve sincapların koşuşturmasını izleyerek biraz dinlendim. nihayet hostel'e dönüp duş aldım.
bu hostel bir öncekinden kat kat daha iyi. tam hostel "olmuş". güleryüzlü resepsiyon gençleri, eğlenmeye ve içmeye hazır hostel turistleri ve gerçekten tertemiz duşları vardı.
10 üzerinden 10 veriyor ve akşamki macerama geçiyorum.
önce hostele bitişik barda happy hour'dan yararlanıp bikaç bira içerken (2 pound, i love happy hours!) bi iskoç amca laf attı.
keşke iskoç aksanını anlasaydım
2 cümlede bir sorry? sorry? diyerek o ve yine iskoç arkadaşıyla muhabbet etmeye çalıştık, çok saçmaydı adamın bana what's your name dediğini bile 3. seferde anladım!
sonra iş istemediğim yönlere doğru kayarken odaya çıkma bahanesiyle kaçtım ve fabric'e gitmek için otobüse bindim.
gel gör ki ters yöne akan trafik ve içtiğim onca bira sayesinde ters yöne giden otobüse binmeyi başardım!
neyse ki yaptığım hatayı hemen anlayıp bi sonraki durakta indim ve metroyla leicster square'e gittim çünkü fabric için henüz erkendi...
önce biraz cheers pub'ı aradım fakat bulamayınca yine verve'e girdim.
insan londra'da hiç yanlız kalmıyor :) mekan bir önceki geceye göre bomboş olmasına rağmen sigara içerken 2 tiple tanıştım: bir ingiliz ve bir güney afrikalı (bi de türk tam fıkra)
güney afrikalı olan fabian 6 senedir londra'da çalışıyormuş, beni ev arkadaşlarıyla da tanıştırdı (eve döndüğümde bu yazımı fotoğraflarla süsleyeceğim efendim şimdilik idare ediniz)
fabric'e gitmeti g.tüm yemediği için fabian'la hostel'in barına geri döndük.
tabii ki muhabbet koyulaştı ve kendimi yine istemediğim biriyle öpüşürken buldum!
neyse ki bu seferki daha kibar ve cici olduğundan çok da umrumda olmadı açıkçası....
evet şimdilik yine izninizi isteyerek dünkü maceralarımı yazmayı başka bir güne bırakıyorum (muhtemelen istanbul'a)
biraz spoiler vermek gerekirse öncelikle tur rehberime aşık oldum, daha sonra bir ingilizle yiyişmeyi başardım bu da yetmezmiş gibi bi de kanadalı eklendi listeye.
şimdi artık hafiften basın moduna geçmem lazım sanırım
o yüzden internet alemini terk-i diyar eyliyorum.
11 Ekim 2009 Pazar
united nations of londra
umdugumdan hizli basladi londra'daki mini tatilim
dun gece hapisaneyle batakhane kivamindaki Piccadilly Backpackers'a, olum gibi gelen uzun mu uzun bir metro yolculugundan sonra yerlestim... hava kosullari muthisti heryer insan kayniyordu.
odayi derhal terk edip kendimi sokaklara vurdum ilk hedef Leicester Square oldu.
yururken Efe'nin onerdigi verve isimli club'i gorur gormez iceri daldim (giris 5 pound ama)
muzikler katlanilabilir piyasa (Black Eyed Peas vs.) duzeyindeydi hemen bir bira alip (3.9 pounds) etrafi kesmeye basladim, kah iceride dikilerek kah sigara icin mekanin onunde ayrilmis daracik alanda durarak...
bu arada ingiliz hatunlari "gotunda etek giymek" teriminin hakkini tamamiyla veriyor, benim eteklerim mutaasip kaldi, bozuldum.
sonra ayni club'in bir de alt kati oldugunu kesfettim ve oraya girdim. basik otesi ve insanlarin yukaridaki muzige oranla cok daha sacma seylerde sacma sapan dansetmesi konseptli bir yer.
tam cikacakken biri kolumdan tutup neden bu kadar uzgun gorunuyorsun dedi, oh be konusacak bir ingiliz buldum diye sevinirken adam Gurcistan'li cikti. kutup aysi ve col hikayesi benzeri birsey sanirim.
neyse ki bana cok guzel bir icki ismarlayarak ingiliz olmamasini telafi etti. muhabbet istenmeyen yonde koyulasinca ben gitmek icin careler aramaya basladim, zaten dogamda var olan 'bos bakmak' gibi... pek ise yaradigi soylenemez en sonunda adam beni zorla opmeye basladi, ben gidiyorum deyince ozur diledi ve bana disariya kadar eslik etti. saat henuz geceyarisi olmustu ve ben bir gurcu yuzunden gecemi erken bitirmek zorunda kaliyordum!!! biraz dolanma amaciyla iyica kayboldum ve adult cinema'larin agirlikli oldugu yoldan tirsa tirsa gecerek tesadufen otelime vardim. ve piccadilly'de son bir sigara icip mecburen uyumaya gittim. bugunku maceramin tam da ayni noktada baslayacagini nereden bilebilirdim?
bu sabah toparlanip hostel'den cikisimi yaptim ve geze geze diger hostel'e varmak uzere yola ciktim. daha meydana adimimi atar atmaz beyaz gomlekli bir latino'yla selamlastik ve adam beni kahve icmeye davet etti.
Londra'daydim ve teklifi kabul etmek zorundaydim.
bu blog'u acarken parasiz londra rehberi koymamin amaci aslinda kesinlikle millete birseyler ismarlatmak olmasa da kaderim beni bu yone dogru surukluyordu ne yapabilirdim?
sabah yagan yagmurla hafifce islanmis basamaklara torbasindaki tisortunu sererek beni oturttu Augusto. birlikte hot chocholate icip muffin yedik ve onun yarim yamalak ingilizcesiyle beni biyerlere daha davet ettigini farkettim!
bugun icin baska planlarim oldugunu soyleyerek zar zor yanindan ayrildim ve aksama onu mutlaka (!) arayacagimi soyledim ve geze geze hostele gitme planima kaldigim yerden devam ettim ya da ben oyle saniyordum.
iki sokak oteye gitmistim ki adamla yeniden karsilastik! tamamen sans (kutup ayisi ve col dememis miydim?)
bu sefer elimi tuttu ve birlikte trafalgara yurumeye basladik.
ben yine kendimi metro istasyonuna atmak icin dil dokerken bi anda dilimi bambaska bir sey icin kullaniyor buldum kendimi.
sigmeyi ana ana bu gorevimi de yaptim ve yine kendimi metro istasyonuna dar attim!
sadece 5 dakikam kaldi. bugunku gezilerimi anlatmayi (bunlarda opusme yok o yuzden merak etmeseniz de olur) baska bir zamana birakiyorum ve hostelin barinda gecenin ilk birasini icmek uzere sizden izin istiyorum
dua edin de bu kez bir british guy bulayim (sadece aksani british olsa bile kabulum)
dun gece hapisaneyle batakhane kivamindaki Piccadilly Backpackers'a, olum gibi gelen uzun mu uzun bir metro yolculugundan sonra yerlestim... hava kosullari muthisti heryer insan kayniyordu.
odayi derhal terk edip kendimi sokaklara vurdum ilk hedef Leicester Square oldu.
yururken Efe'nin onerdigi verve isimli club'i gorur gormez iceri daldim (giris 5 pound ama)
muzikler katlanilabilir piyasa (Black Eyed Peas vs.) duzeyindeydi hemen bir bira alip (3.9 pounds) etrafi kesmeye basladim, kah iceride dikilerek kah sigara icin mekanin onunde ayrilmis daracik alanda durarak...
bu arada ingiliz hatunlari "gotunda etek giymek" teriminin hakkini tamamiyla veriyor, benim eteklerim mutaasip kaldi, bozuldum.
sonra ayni club'in bir de alt kati oldugunu kesfettim ve oraya girdim. basik otesi ve insanlarin yukaridaki muzige oranla cok daha sacma seylerde sacma sapan dansetmesi konseptli bir yer.
tam cikacakken biri kolumdan tutup neden bu kadar uzgun gorunuyorsun dedi, oh be konusacak bir ingiliz buldum diye sevinirken adam Gurcistan'li cikti. kutup aysi ve col hikayesi benzeri birsey sanirim.
neyse ki bana cok guzel bir icki ismarlayarak ingiliz olmamasini telafi etti. muhabbet istenmeyen yonde koyulasinca ben gitmek icin careler aramaya basladim, zaten dogamda var olan 'bos bakmak' gibi... pek ise yaradigi soylenemez en sonunda adam beni zorla opmeye basladi, ben gidiyorum deyince ozur diledi ve bana disariya kadar eslik etti. saat henuz geceyarisi olmustu ve ben bir gurcu yuzunden gecemi erken bitirmek zorunda kaliyordum!!! biraz dolanma amaciyla iyica kayboldum ve adult cinema'larin agirlikli oldugu yoldan tirsa tirsa gecerek tesadufen otelime vardim. ve piccadilly'de son bir sigara icip mecburen uyumaya gittim. bugunku maceramin tam da ayni noktada baslayacagini nereden bilebilirdim?
bu sabah toparlanip hostel'den cikisimi yaptim ve geze geze diger hostel'e varmak uzere yola ciktim. daha meydana adimimi atar atmaz beyaz gomlekli bir latino'yla selamlastik ve adam beni kahve icmeye davet etti.
Londra'daydim ve teklifi kabul etmek zorundaydim.
bu blog'u acarken parasiz londra rehberi koymamin amaci aslinda kesinlikle millete birseyler ismarlatmak olmasa da kaderim beni bu yone dogru surukluyordu ne yapabilirdim?
sabah yagan yagmurla hafifce islanmis basamaklara torbasindaki tisortunu sererek beni oturttu Augusto. birlikte hot chocholate icip muffin yedik ve onun yarim yamalak ingilizcesiyle beni biyerlere daha davet ettigini farkettim!
bugun icin baska planlarim oldugunu soyleyerek zar zor yanindan ayrildim ve aksama onu mutlaka (!) arayacagimi soyledim ve geze geze hostele gitme planima kaldigim yerden devam ettim ya da ben oyle saniyordum.
iki sokak oteye gitmistim ki adamla yeniden karsilastik! tamamen sans (kutup ayisi ve col dememis miydim?)
bu sefer elimi tuttu ve birlikte trafalgara yurumeye basladik.
ben yine kendimi metro istasyonuna atmak icin dil dokerken bi anda dilimi bambaska bir sey icin kullaniyor buldum kendimi.
sigmeyi ana ana bu gorevimi de yaptim ve yine kendimi metro istasyonuna dar attim!
sadece 5 dakikam kaldi. bugunku gezilerimi anlatmayi (bunlarda opusme yok o yuzden merak etmeseniz de olur) baska bir zamana birakiyorum ve hostelin barinda gecenin ilk birasini icmek uzere sizden izin istiyorum
dua edin de bu kez bir british guy bulayim (sadece aksani british olsa bile kabulum)
10 Ekim 2009 Cumartesi
brave girl...
evet artık havaalanında son kontrolden de geçmiş bulunmaktayım, artık yapacağım tek şey uçağa binmek (20 dakika rötar!) bavulumu son derece içgüdüsel bir biçimde topladığım
(sevdiğin ne varsa tıkıştır) belli oluyordur herhalde.
sorun çıkmadan havaalanına vardım, hatta hsbc lounge'da bir bira, smoking terrace'da (evet nihayet yapmışlar bunu!!) son derece acele bir sigara bile içebildim.
daha sonra son kontrol sırasında beklerken dünya tatlısı bi yaşlı ingiliz çiftle tanıştım. tek başıma londraya gittiğimi söyleyince adam bana "brave girl" olduğumu söyledi.
daha şimdiden etrafım british accent'la dolu, sanırım mutluyum :)
9 Ekim 2009 Cuma
stresliyim inceden
yarın londra'ya gitmiyor olsam şu an kesinlikle sinirden kuduruyordum, saçma sapan bir iş için ofiste daha epey bir bekleyeceğim gibi duruyor. ama ironik bi biçimde yarın bana böyle angaryalar yükleyen işim sayesinde Londra'ya gidiyorum. o yüzden şimdilik işimi sevme ve şikayet etmeme modundayım.
son bir iki saattir yine internet'in en turistik sitlerinden en 'londoner' sitelerine kadar hızlı ama derin bir araştırma yapıyorum. sonuç: daha fazla kafa karışıklığı.
en azından elimde yarınki hostel'e nasıl gideceğim (Heatrow'dan metroya bin, Piccadilly Circus'ta in ve yürü) ve akşam nerelerde takılabileceğim (Cheers diye bi club, o olmazsa Leicester Square'deki publar) var.
Öğrendiğime sevindiğim diğer birşeyse bazı büyük müzelerin girişinin ücretsiz olması. Örneğin
British Museum, Museum of London, National Gallery, Victoria & Albert Museum'a benim gibi parasızlar ya da cimriler elini kolunu sallaya sallaya girebiliyor. Hepsini gezebilecek vaktim olmayabilir ama en azından bir iki tanesine mutlaka gireceğim.
Time Out London'ın websitesindeki Great London Walks konusu ilgimi çekti, hemen bunlardan üç tanesini indirip bastım, kenarda dursun ki yürüyeceksem de ne gördüğümü bilerek yürüyeyim.
Evet yarın bu saatlerde hedefe baya bir yaklaşmış olacağım, mutluyum ama bir taraftan inceden stres yapmadım da değil. sanırım bunun sebebi geçmiş yurtdışı deneyimlerimdeki bazı vukuatlarım (bkz. Berlin'de çanta çaldırmak) ve maddi durumum.
tabii uzun yıllar sonra bir rüyamın gerçeğe dönüşmesinin verdiği heyecan da var...
7 Ekim 2009 Çarşamba
çok işim var!
Ve ben çok üşeniyorum.
Hostel işi tamam, bunun dışında hiçbir gelişme yok.
Yarın harita, rezervasyon, metro planı falan gibi şeyleri basmak için ofisin printer'ını baya bir sömüreceğim.
Cumartesi gecesi için akıllıca bir plan yapmam lazım ki hostele varır varmaz hemen adımımı Londra'nın gece hayatına sağlam bir şekilde atayım.
gerçekten gidiyorum

Evet bugün biletim de geldi.
Cumartesi saat 17.30 itibariyle British Airways uçağında Londra'ya doğru uçuyor olacağım : )
Yani daha uçağa bindiğim anda UK topraklarına adım atmış oluyorum bir nevi...
Yanlız Cumartesi akşam varacağımdan ötürü günüm baya p.ç olacakmış, onu öğrendiğim zaman "Neden Cuma'dan gitmiyorum?" diye hayıflanmadım da değil.
Otelimin ismiyse The Langham imiş. Çok old fashionned bir yer gibi görünüyor, acaip hoşuma gitti.
6 Ekim 2009 Salı
cheers mate!

Londra'ya ayak basmadan inanmayacağım bu gezi planımın üstüne yapılan en şirin/komik yorum:
Cemre - haftaya XXX'e gelemem, galiba Londraya gidiyorum.
Samet - OooOooO hangi şehrine??
C - ... Londra?!?....
S - Hangi şehir hangi?
PS: bu diyalog bir rakı masasında geçmiş olup, bu nedenden dolayı bahsi geçen kişilerin zeka ve kültür seviyelerini hiçbir şekilde bağlamamaktadır.
büyükşehir çalışıyor

şimdiki görevim "cebime uygun" bir yolculuk kartı bulmak.
önümdeki alternatiflerden biri bizim Akbil tarzı, doldurduğun kadar harca diyen Oyster Card.
Hem otobüs, hem metro hem de bazı trenlerde geçiyor ve de kendisinin en hesaplı olma gibi bir iddiası var.
ikincisi 1 ve 3 günlük seçenekleri olduğu yetmezmiş gibi bir de 'anytime' ve 'offpeak' seçenekleri olan, hatta ve hatta bir de 9 adet zone'a ayrılmış Travel Card dedikleri olay. underground, otobüs, vs. gibi aklınıza gelebilecek araçlarda sınırsız gezdiren açıkbüfemsi bir sistem.
3 günlük anytime'ı 6 zone'da da kullanırım ben diyorsanız 42.40 pound ödüyorsunuz.
şimdi hem 42 pound ödiycem hem de biri kalkıp senin kart burda geçmez derse olmaz. bide fazla seçenek kafamaı karıştırdı, o yüzden bu alternatifi eliyorum hemen.
diğer bir alternatif yer altını sevmeyenler için geliyor: Bus & Tram Pass bu kartın tek günlük sınırsız otobüs (ve tabii tram) yolculuğu için sadece 3.8 pound.
oyster ve bus pass arasındaki tercihimi yapmak için biraz düşünme süresi istiyorum.
St.Christopher's here I come...

kafamı sokacağım yerlerin tamamı hallolmuş durumda (Acer'ın bizi 'misafir' edeceği otel dışında tabii, ama o konu dışı)
diğer iki gecemi geçirmek üzere St. Christopher's Village'ı şereflendireceğim. Hostel'in yeri Thames'e ve London Bridge'e gayet yakın.
Biz Londra görmemişler için Thames+köprü= Londra olduğu için (bkz.blogun ana fotoğrafı) yine içim gayet rahat.
bu sefer 20(!) kişilik mixed bir odada uyuyacağım(?) spoiled for choice da diyebiliriz yani :P
ve iki gecenin toplam fiyatı sadece ve sadece 54TL.
bu cimriliğim sonra fena mı patlar, onu görmeme henüz yaklaşık bir 5 gün var.
Your Confirmed Booking from hostelworld.com

Eveeeet Londra'da geçireceğim ilk gecem için yatağım hazırlanmış durumda. 4 kişilik 'mixed' bir odada (Amsterdam'daki ilk hostelin performansını sergilerse çirkeflik edip ömrümün sonuna kadar yerleşmeyi düşünebilirim tabii) gecesi saadece 59TL.
Piccadilly Backpackers Hostel "Merkezin de merkezi" Piccadilly'de. İlk gün yolumu rahat rahat bulmak açısından daha iyisi olmaz sanırım.
Diğer iki gece için araştırmalarım devam ediyor.
Beynimdeki o gereksiz kaos da yavaş yavaş dağılmakta.
gereksiz kaos ortamı
hala uçak biletim gelmedi.
sanırım hostel işini en geç bugün halletmem gerekiyo, kaç kere rezervasyon formunu doldurup, akabinde anında vazgeçip sayfayı kapattım bilmem. neyin üzerinde düşündüğümü de bilmiyorum. durum farklı olsa şimdi çoktan hostelde yerim hazır, nereleri gezeceğimi planlıyor olurdum.
kendime görev veriyorum: hostel işini 1 saat içinde tamamla!
5 Ekim 2009 Pazartesi
to do list

Önceliğim kendime hem ucuz, hem leş gibi olmayan, hem merkezde, hem eğlenceli görünen bi hostel bulmak. Bunun için tabii ki ilk hedef Hostelworld.
Gözüme kestirdiğim bi iki hostel var, ama henüz rezervasyon yaptıracak kadar değil.
Londra'ya daha önce birkaç kez gitmiş Efe arkadaşım, orada her yer merkez diyerek kafamı karıştırdı.
Cumartesi geceleri çoğu hostel'de dolmuş bile, demek kalabalık bir haftasonu oalcak bu iyi bi haber ;)
Ve tabii diğer yandan Cumartesi geceleri için Pazar ve Pazartesi'ye oranla iki kat fazla fiyat çekilmiş. Şu anki düşüncem Cumartesi gecesini bir hostelde, kalan 2 gecemi başka bir hostelde (tercihen farklı bir merkeze yakın olan) geçirmek... Ama uçak biletleri alınmadan booking yaptırmak istemiyorum, ne olur ne olmaz, konu ben ve Londra olunca hayallerim yine başka bir bahara kalabilir :)
Hostel işini halledince oraya buraya giderken cebimdeki minicik param heba olmasın diye Travel Card tarzı bir şey üzerinde araştırma yapmaya başlayacağım.
Son olarak da gideceğim tarihlerde Londra'da ne var ne yok bakacağım. Bunun için en iyi adres de tahminen TimeOut London olsa gerek.
halet-i ruhiye
Beni tanıyanlar ne kadar uzun zamandır Londra'ya gitmek için ölüp bittiğimi bilir.
Yakın geçmişimde birkaç adet planlanıp daha sonra çeşitli sebeplerden dolayı gerçekleşemeyen birkaç Londra gezisi mevcut. Bunlar da zaten varolan gazımı daha da bir arttırmakta haliyle...
Hal böyleyken önüme çıkan ve Acer tarafından düzenlenen 13-14 Ekim tarihleri arasındaki Londra gezisini reddetmem gibi bir durum söz konusu bile olamazdı. Hatta "teklifi görüyorum ve arttırıyorum" diyerek gidiş uçağımı 10 Ekim'e yani Cumartesi'ye değiştirdim.
Tabii yine az önce bahsettiğim üzere ufak bi eksiğim var: Para.
Elimdeki yetersiz malzemeyle ortaya nasıl bir sonuç çıkacak göreceğiz.
Blogun adresinde de dediğim gibi:
"Londara'ya gidiyorum, gözlerim kapalı"
London calling
Elimizdeki malzemeler:
1. Bolca Londra'ya gitme isteği (elimde patlamış birkaç gezi planı tarafından perçinlnemiş)
2. İçinde 5 küsur TL olan bir banka hesabı (onu da vermiyor ATM zaten)
3. Bir adet basın gezisi (yalnızca 1 gecelik)
4. Zamanında alınmış ama kullanılamamış bir UK vizesi.
5. Limit dolmak üzere olan 3 adet kredi kartı.
Hadi bakalım başlıyoruz.

